Category Archives: Yaşam

20 Temmuz 2017 Perşembe*

Bu yazı dün başımdan geçenleri konu almaktadır. Öyle aman aman şeyler değil. Yazarken bile sıkıldım be. Gıcık gün. Gıcık yazı.


Talihsizlikler mi desem, şanssızlık mı desem… Sabah 06:28‘de kalkmak üzere hızlı tren biletime yetişebilmek niyetiyle, bir önceki gece erken uyuyup erken uyanmalıydım. Ne var ki, uyuduğumda 2 ya da 3’tü (net hatırlayamıyorum) ve kalktığımda ise 5. Uyanana kadar beş on dk harcadım. Sersemliği atmak kolay olmuyor.

İndim aşağıya, kahvaltı hazırlanmış. Dokunmasın diye yumurta yoktu. Peynir, zeytin, domates, salatalık vs. Birkaç lokma attım ağzıma. Ekmek de. Maksat tok tutsun.

Sarı afili tişörtümü giydim. Traşımı oldum. Gerçi bir önceki akşam traş olmuştum. Fakat sevgili babam nerden öğrendiğini çözemediğim bir özdeyişle beni mecbur bıraktı ikinci kez traş olmaya. Neymiş, eşini seven akşamdan, işini seven sabahtan traş olurmuş. Te Allahım ya.

Teslim edeceğim evrakları çantama koydum. Çıktım.

İstasyona giderken (babama götürttüm kendimi) bir ara derinden bir eyvah çektim. Arkadaşın biri her seferinde gülerdi. Senin şu ohaa‘ların, eyvah‘ların, haa‘ların çok samimi lan derdi. İşte ben de eyvah’layınca, babam belgelerden birini unuttum sanmış. Şapkamı unuttum dedim. Oğlum senin başına güneş geçiyor mu dedi. Geçmedi hiç dedim. Bak mesela bana güneş geçiyor dedi. Sırıtarak. Güneş ışınları senin başından uzaya geri yansıyordur dedi. Tamam baba tamam. Gülüyorum ama içim harabe. Yok be. Sahiden komikti. Bayat espriler de komik olabiliyor.

Girdim trene. Telefona takıldım biraz. O saatte. Sonra kitap okuyayım dedim. Haruki Murakami‘den Karanlıktan Sonra‘yı açtım. Yok. Olmuyor. Hassas bir mide ve başa sahip olmayagörün. Kalktım yerimden. Yanımdaki ihtiyarı daha birçok kez rahatsız edeceğimi bilmeden. Vagonlar arasındaki lavaboya gittim. Çıkardım. Geri döndüm. Uyumaya çalıştım. Maalesef. İnene kadar zaten haşat olmuştum. Yediklerim dokundu galiba dedim.

Pendik‘te yürürken gene bir nebze kendime gelmiştim. Metroya kadar minibüse bineyim dedim. Eridim yolda. Sıcakta. E hani sel vurmuştu İstanbul’u. Medyaya da güvenmiyorum epeydir.

Metroya binmeden turnikelerin yakınındaki metro tuvaletine girdim. Çıkarmaya. Eğilirken telefon düştü. Düşünce kriz geçirdim. Çıktım sabunla yıkadım telefonu. Sonra ıslak mendille sildim. Çantamda ıslak mendil paketi vardı evet. Ve fark ettim ki, ekranın sağ üst köşesinde tırnak kadar sönüklük. Neyse, yola devam ettim.

Ayrılık Çeşmesi durağına kadar metroyla gideceğim. Ordan Marmaray‘a, Marmaray‘dan da Havaalanı metrosuna. Plan bu. Yok anam. Zaten sevmiyorum Anadolu yakasını. Önce Gülsuyu durağında inmek zorunda kaldım. Gerçekten feleğiniz şaşmış bir şekilde metroya binerseniz, metro bunu daha iyi yapmıyor. Oturdum bankta. Bir sonraki 8-vagonlu metroyu bekledim. Kırmızı alanda. Bindikten sonra o kadar bile dayanamadım. Küçükyalı‘da attım kendimi dışarı. Metro tuvaletine gittim. Artık afedersiniz mide suyum sapsarı imiş, onu seyrettim. Bir süre. Metro’dan çıktım. Güneş yüzüme öyle vurdu ki anlatamam. Başımı kaldırdığımda az ötede bir benzinci gördüm. Marketinden iki şeker bir tane de küçük boy çubuk kraker aldım. Tuzlu. Hani midesi bulananlara tavsiye ederler. Yeniden metroya girene dek üç beş çubuk yemiştim. Merdivenlerden inip az ilerleyince, nasıl oldu anlamadım, galiba esen o metro rüzgarı, paketi alt üst etti. Geri kalanı da döküldü yere. Beni bir gülmek aldı. Neyseki çok kişi geçmedi başımdan. Tek tek topladım düşen kırılan çubuk krakerleri. Su içtim biraz.

Marmaray, ordan da diğer metro, görece sorunsuz ilerledi. Çıkaracak bir şey kalmadı midemde. Metro canavarı uğraşamadı artık benimle.

Dünya Ticaret Merkezi durağında indim. Yeşilköy‘e gitmem gerek. En yakın yerleşim yeri ufuk çizgisinde bile değil. Haritalardan baktım. Başladım yol kenarında yürümeye. Güneşin altında. Geçen seneki gibi. Yanıyor kollar, yüz, ense. Olmayacak böyle dedim. Öğle arası vakitleri. Olmayacak böyle. Geçtim karşıya. Taksiye el salladım. İleride durdu. Az kalsın arkasındaki bu ani duruşa kapılacaktı. Onca korna. Geri geri geldi taksici. Saçlar uzun. Karşıya geçiyordum, son yolcum burayaydı dedi. Napayım abi. Zaten kıvırcık saçlarını ciddiye alamıyorum. Seni değil. Saçlarını. Haritaları açtık gene. Bakıyor neresi diye. Sonra yanlış yerden saptı. Artık dönemem dedi. Yanlış girdim. Ama caddeye yakın şube. Ne verirsen artık dedi. Zaten işini göremedim. Tamam abicim tamam. Senlik değil mesele. Tamam.

Yürüdüm yürüdüm yok. Gene bi taksi çevirdim. Kapıya kadar bıraktı. Girdim şubeye. Klima mis. Az bekledim. Yaşlı bir kadın geldi. Sesleri duyuyorum. Görsen kadını sanki Sincan‘da oturuyor. İkametgahı Londra‘daymış. Tamam teyze tamam. Sana da tamam.

İşlemler yarım saatin üzerinde sürdü. İnşallah yetişirim diyorum. Yetişirim galiba. Çıktım bankadan. Gene bir taksi çevirdim. Buralardan ev tutacağım diyorum. Yeğenim emlakçı diyor. Buralardan ev tutmam lazım ama mahalle ortamı olmasın diyorum. Stüdyo daire diyorum. Ya napıcan rezidansı, sürekli taksi mi tutacaksın diyor. Ulaşımı zormuş. Hem bak yeğenim Fehmi de emlakçıdır, onu arayacağım şimdi. Sen konuş diyor. Abi dur diyorum. Sallıyor direksiyonu. Durduğumuzda bakarsın numarasına. Yok yok ben şimdi hallediyorum diyor. Nasıldır buraları diye soruyorum. Sefaköy yolun bi tarafında, Yenibosna bi tarafında diyor. Yenibosna‘da anadolu insanı vardır diyor. Karmadır. Sefaköy daha moderindir. Moderin. Daha nezihtir. Nasıldır insanı diyorum. Şaşırmış gibi bana bakıyor. Ben Sefaköy‘de oturuyorum, ben nasılsam onlar da öyle diyor. Alınma abicim. Alınmasana.

Sonunda numarayı bulup arıyor Fehmi‘yi. Fehmi nabıyon nasıl gidiyor işler diyor. Fehmi bir şeyler anlatıyor. Bak bir müşterim var ev tutacak, sana veriyorum diyor. Yeni buralarda, pilot pilot kendisi diyor. Düzeltmiyorum. Bi an pilot tipi mi var lan yoksa bende diyorum. Yok canım. O senin gözlerinin güzelliği taksici abicim.

Buraları atlasam iyi olacak. Yazı silindi zaten. Neyse özet geçiyorum. 

Evrakları sağ salim teslim ettim. Hayırlı olsun dediler. İlgilenen bir kız vardı. Çok güzel bakıyordu. Topalladığını fark ettim. Yüzünde, sesinde neşe.

Yenibosna‘dan metroya dönmem epey zaman aldı. Kirazlı durağından bindim. Çingene güzeli karşıma oturdu. Göğüsleri hoştu. Uyukladı yol boyunca. Sürekli istemsiz kasılmalar. Başı düşüp durdu. Yanımda ve karşımda oturan iki arkadaşla birlikte gülümsemeden edemedik. Onlar kalkınca, başını kenara dayadı kız. Çantası eski püsküydü. Yenikapı‘da uyandırdım. Komikçe gülümsedi.

Pendik Gar durağına varana dek ayakta gittim. Başım boynumdan düştü düşecek. Dik duramıyorum. Üstüne kitap okudum biraz. Kız karakteri sevmedim. Mari. Çok bilmişleri sevmem.

İndiğimde artık istediğim tek şey üzerinde yürüdüğüm kaldırıma uzanmaktı boylu boyuna. Cami gördüm garın yanında. İçeri girip uzansam tepki çeker mi dedim. Ayıp olur hiç yoktan. Hem uyursam uyanamam ve 19:35‘teki biletim yanar. Neyse dedim.

Bari bir şeyler yiyeyim dedim. Daha bir buçuk saat var. Yolculukta gene dengem şaşar mı diye diye kendimi ikna ettim. Civardaki bir börekçiye gidip atıştırmalıklarla karnımı doyurdum. Üstüne kahveciden beyaz ve kakaolu dondurma aldım. Geçtim sıraya. Bilet sırasına.

Bizimkilere aldırmıştım bileti. Yönüne dikkat edin dedim. Ters gitmeyeyim. Bilememişler. Ters koltukta oturdum. Bir saat kadar takıldıktan sonra uyudum. Varana dek. Yanımda kimse yoktu, onun rahatlığı da olabilir. İnince başladım yürümeye. Gaza geldim. Sonra da eve.

Ve günü de burada bitireyim artık ha. Merak edenlere de, suydu galiba o, ekranda izi kalmadı. Geçti.

Teşekkürler zahmet edip okuyanlara. Bi öpücüğünüzü alırım artık.


*Belki bu tarihte doğan bir çocuk, yaş kemale erip internette gezintiye çıktığında, bu yazıya rastlar da, az biraz varoluşçu anlamsızlığı tadar için, bu başlık.

Zamanın ıssızlığında dolanıp durmak, yanılmak

Parmak uçlarım aşınmış diye huysuzlanıyorum. Çok ayıp. Ulan duvarlar bile ayıramıyor iki odayı, derz dolgusu gevşemiş çözülmüş. Aralarından zaman akıyor.

Sonsuzluğu hep zamansal algılıyoruz. Neden acaba. Uzantı. Zamanın sıkıp boğmasına öyle kafayı takmışız ki, sonsuzluğun da bir olasılık olduğunu bilinçaltına yamayıp, kendimizden uzaklaştırabildikçe prim yapıyoruz.¹ Ya bir saniye de, sonsuzluk nedir, bitmemek nedir, bitmesi düşünülememek nedir, çevirmeli telefonda numaranın bir türlü düşmemesi nedir, biri bana açıklasın lütfen. Lütfen.

§

Neyse biz sana dönelim. Hadi kapa gözlerini.

Desert at night - Photography by +Waleed Aljuraish www.waleedp.com #saudiarabia #desert #milkyway

“Çölde gece” 1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com

Sonsuzluk denince, sen kaparsın ya hani gözlerini. Uçsuz bucaksız madde var önünde. Uzayın ayakla basılabilir olduğunu bil. Elle tutulamayan ama ayakla basılabilen.

Bence işleyen zihin, sonsuzluğu sınırlamak için yetenekli bir araç. Kullanmasını bilmesen bile, otomatik pilota alıp, adına yaşamak diyebiliyorsun. Yürümekle asla bitiremediğin bir çölü düşle. Ortasına atılmışsın gibi değil, öncesi olurdu o vakit. Ve görebildiğin kadarına hakimsin sayalım. Ötesinin ihtimali içini ürpertiyor. Hemen kabaca bir hesap yapıyorsun. Ömrünü vakfetmen gerekecek bu gidişle. Güneşler doğacak ve tabanların acıyacak, güneşler batacak yüreğin acıyacak. Dairesel değil.

Oysa sen atılmamış olsaydın. Atılan bir kum tanesi olsaydı, onun sonsuzluğu uzamsal olurdu. Ama senin yalnızca zamanın sırtında bir hükmün varmış gibi yapmaların yok mu…

Var.² Arala gözlerini. Bağışla kendini. Bağışla beni. Dudaklarını uzat.

desert-at-night-photography-by-waleed-aljuraish-www-waleedp-com-saudiarabia-desert-milkyway-e1500210177561.jpg

1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com


¹ “Sonsuzluk” kavramının fantezi öğesi haline getirilmesinin eleştirisi.

² Fantezileştirmenin gerçeklikten uzaklaştırarak mahkumiyeti devamlı kılmaya yaraması da gözardı edilemez. Zihin kaçışına izin aramaktadır.


 

Rüzgar bizi taşıyacak.

Yarım yamalak da olsa çeviriler için1 ve 2.

Geleceğinle konuşmak: Yıllar öncesinden atılan mektubu okumak

Geçen arkadaş aradı. Sabah e-mail almış. Birkaç sene öncesinden https://www.futureme.org/ adresli, gelecekteki bir tarihte ulaşmak üzere e-mail hazırlayabildiğin site aracılığıyla gelmiş mail. “Ulan hiçbir hayali gerçekleştirememişim. Ne iş var ne başka bir şey.” dedi. Güldüm. Başkasından duyunca gülünç oluyor. Bir yandan kendi beklentilerini kendi karşılayamayan, veya her daim bu riski içinde barındıran varlıklar olmamız canımı sıktı. Öte yandan, evet, gelecekte aniden sayfaya düşecek bir mail insanın değişik dakikalar yaşamasına sebep olabilir. Elbette içeriğe dair hafızasında çağrışım yoksa.

ft1

Girdim çubuğa adresi. Basit bir site. 2000’lerin web sitelerine benziyor. Her şeye bu kadar geç kalmak üzmüyor değil.
Mottosu “Gelecekteki kendine mektup yaz.”
Karşına üzerinde “Sevgili gelecekteki kendim,” yazılı bir form çıkıyor. Mektubu buraya yazıyorsun. Üstünde de bugünün tarihi.

Geçtim başına. Aklıma ilk olarak 30. yaş günüm geldi. O yaşları görebileceksek, bu matrak bir sürpriz olurdu. Artık saat dilimi ayarına göre değişecektir, fakat gün içinde eline ulaşacak ve sen 7 yıl öncesinden kim bilir neler yolladın. Kendine.

2004-2007 seneleri arasındaki yurtdışı yaşantımın izlerini okumak için koca mavi kapaklı defteri açtığımda, sanki başkasının anılarını okuyordum. Acemi İngilizcesiyle, okulda ve evde olup bitenleri yazmışım. Ne üslubu tanıyabildim, ne bakış açımı. Bambaşkaydı.

Dönüşüm dediğin, yıllara yayılsa da, sanki o günbegün hiçbir değişime uğramıyor gibi hissettiren, garip bir olgu. Bundan 7 yıl geçecek. Koskaca 7 yıl. 20’lerin başındaki ben, olacak 30 yaş krizi denilen fırtınanın içine dalan ben. Ürpertici.

Orjinalliği bozmamak adına, “Dear Future me,” girişini korudum. Altına geçip 30 yaşındaki kendimle merhabalaştım. Peki ben kendime nasıl hitap edeceğim? Saygıyı önemsediğimi bilmeyen yok, üstüne kuralların cazibesini kırmak konusunda da inatçıyım. Fakat gene de ben, 30 yaşındaki bir insana, ben olmayan birine sesleneceğim. 50 ya da 70 yıl arayla, bir grup insana uygulanan kişilik envanterinde, sonuçların tamamen değiştiğini, karakterin süreğen olmaktan uzak, geçici bir yapılanma olduğunu bulduklarını okuduğumda, işte benzer bir duygulanıma kapılmıştım. O sen değilsin, diyorum kendime.

hands cave

M.Ö.: 11,000 – 7,500. “Buradayız, biz de yaşadık. Dünyadan bizden öncekiler kadar yer edemeden geçtik. İşte ellerimiz, rüzgarda savrulan yaşamımızın kanıtı olsun.” der gibi.

Peki o kim? 

O geriye döndüğünde bu mektup yazma anını bile hatırlamaması ihtimal dahilinde olan, kim bilir nelerle çevrelenmiş, insanlardan bir insan olacak.

Ve ona o yaşta, şu anki kafamla hangi vasıf ve özelliklerle donanmış olmak istediğime dayalı bir çerçeveyle yaklaştım. Örneğin, belki de 2 yıllık evli olacaktı ve henüz çocuk yapmamış olmamalılardı. Evet. Çünkü evliliğin iki yıllık ilk dönemi, hazırlık öğrencisi olmak gibi bir şey.

Birçok alana değindim, giyim kuşamından psikolojik durumuna, iş yaşamından mal varlıklarına kadar. Onu tasarladım aslında. Zihnimde oturttuğum sandalyede nasıl gördüysem öyle.

Yalnızca aramızda kıymeti olan, fakat herkesin çok kolay anladığını sanabileceği dileklerle bitirdim mektubu. Dostum dedim. Bunu zaten diyorum. Şimdi bile.

Fotoğraf da ekleyebiliyorduk fakat gerek duymadım. Teknolojiye ayak uydurur ve sağ çıkar bu hengamede herhalde internetteki albümlerimiz, öyle değil mi?


Yaşam nedir. Hafıza nedir. Benlik nedir. Geçen bu kavramlara dair bir şeyler söyleyecektim blogda yayınlamak için. Sonra fark ettim ki, çözemediğin meselelerde susmak en iyisi. Ve karşıma tam da düğümü pekiştiren bir kapı çıkınca, o kapıdan girip kendim bakmanın daha uygun olacağını düşündüm.

Bu kadar. Gelecekteki ben, bu blog yazısını da anımsayacak mısın?


Edip Cansever. Türkçenin en güzel şiirlerini yazan o beş şairden biri. Ve sözü biraz da ona bırakmak istiyorum.

Bir Mektup Atanın

Bir mektup atanın o mektubu attıktan
sonraki şaşkınlığı
İzlemekse bir bakıma
Yol aldığını mektubunun
Bakar dururum ben de ardından.
Sana söylüyorum yalnız
O ben ki her türlü bakışların tarihini
Öğrendim gözlerini hiç değiştirmeyen bir kaptandan.


ft2Geleceğini şaşırtmak isteyen ilgililer için:

1. Formu doldurun. “To:” boşluğuna mail’in gitmesini istediğiniz e-posta adresini yazın. Gelecekte de kullanacağınıza emin olduğunuz bir adres olsun.
2. İsterseniz fotoğraf ekleyin.
3. “Make this letter Public/Private” kısmı mektubu sitede yayınlamak isteyip istemediğinizle ilgili. Private’ta kalsın, size özel kalsın istiyorsanız.
4. Site ücretli değil. Kafa karıştırıcı bir sayfa çıkacak karşınıza, fakat orda dilersen bağış yap diyor. Atlayın onu. 
5. Sistem e-mail’i onaylamanızı isteyecek. Girdiğiniz mail adresine anında düşecek olan mail’de linke tıklayın, gerekli bilgileri girin. Tamamdır. Artık gitti o mektup.
6. Vatana millete hayırlı olsun.

Ama imlemeden geçemeyeceğim. Yaşam nedir? En çok, bir deneyimdir.

Teyzelerin zamanla imtihanına dair

Uzun yıllar ardından teyzelerin en sevimlisi (çünkü adı Sevim böö) Türkiye ziyaretinde bize de geldi. Annem ablasını almak için babamla Esenboğa havalimanına gittiklerinde, ekstra 2 saat beklediklerini söyledi. Pegasus rötar yapmış. Üstüne benim şaşkın ikizler kadını annem saçını (platinden kahveye) ve bagajının modelini (“senin valizinin rengi pembeydi ama” diyor annem) değiştiren teyzemi tanıyamamış. Öyle bakışmışlar kim bu diye.

,

2 buçuğu geçiyordu sanırım saat, geldiklerinde. Telaşla girdiler. Teyzem uff puff. Basamaklar yormuş narin kadını. 50 yaşında olduğunun ayırdına ancak o zaman varabildim. Yoksa maşallah prenses.

Hemen bir şeyler hazırlandı. Masaya geçildi. Enişteden konuşuyoruz, yolculuktan, bizden. Üşümüş uçakta. Pegasus sağ olsun battaniyeden kazanmak için klimayı açıyor. Atlas en iyisi dedim, hostesleri bir içim su. Eğilip soruyor ilişkimin olup olmadığını. “Bitti, oldu biraz biteli” diyorum. “Tüh” diyor. “Neden bitti?” “E yürümedi, anlaşamadık.” Teyze artık sizin dönemdekiler gibi değil işler. Aileler zorla ayırmıyor bizi ya da talihsiz olaylarla pençeleşirken kopmuyoruz birbirimizden. Bildiğin anlaşamıyoruz işte. O kadar basit. “Sevgilin olunca ara kesin”, diyor. Gülüyorum.

Yemek yeniyor. Kahvaltılık daha çok. Çaylar, sular geliyor. Sahuru anlamlandırmaya çalışıyor teyzem. “15 dk sonra oruca başlayıp, 15 dk sonra iftar edilse olmuyor mu?” diye soruyor. Kahkaha atıyorum. Almanya’da oluyordur belki, burada bu fikrinden kimseye bahsetme yalnız teyzecim.

Ertesi gün enişteyle konuşuluyor. Yaşadıkları şehrin belediye başkanının makam şoförü. “Türklerden çok Türkiyecidir” diyor onun için teyzem. Türklerle bile dış politikamızı savunucu tartışmalar yapıyormuş. İlginç bir insan. Seneler önce gördüğümde, ona dair tek hatırladığım, yabancı olduğu bir ortamda her sessizlikte “Das ist gut, das ist gut!” deyişiydi. Onun gözlerinden bize bakınca, söylenecek başka söz bulamıyorum ben de.

200111-2560x1440

Gene masa başındayız. Annem döktürmüş. Teyzem’in yanında oturuyorum. Yiyemiyor ama, yaptırdığı dişleri diş etini zorluyormuş.

Teyzecim, canım, zamanlamaların çok hatalı.

Şimdi hiç tanımadığım bir kadının kollarına bırakıp gitsem kendimi

Aynı hizadaki koltuklarda 4’ü genç 1’i orta yaşlı Araplar var. İhtiyar olan ilk defa Türkiye’ye gelmiş olacak ki, diğerlerinden yardım isteyerek bana merhaba dedi. Ama sonra yüzü düştü.

Şimdi İzmit’in sanayi bölgelerinden geçiyoruz. 3 saat oldu olmadı yola çıkalı. YHT. Hostes kadın çok güzel gülümsüyordu. Sırf o kadar güzel gülümsüyor diye portakal suyu aldım. Sonra su da aldım. Bozuk çıkaramadığı için kıramadım, susamlı çubuk kraker de aldım. Teşekkür edip arabasını ilerilere sürdü. Poposu da güzelmiş, sonradan fark ettim.

Tünellerden geçiyoruz. Rüya görür gibi. Etrafın kararınca, içerideki ışık zihninin uyanıklığı olarak kalıyor, ve yaklaşan, istila eden uykuya zihnin kendini teslim ediveriyor. Suya ufak bir taş atınca, dairelerle yayılan etkinin tam tersi bir biçimde bastırır uyku. Anla işte, hep araya alınıyorsun.

Arkas’ın yük gemisi Boğaz’a çevirmiş dümeni. Kayalıklar gözüme çarpıyor. Denizi rahim içine yoran psikanalitik okul, tüneli nasıl yormaz diye düşünüyorum. Hatırlamıyorum gerçi. Detayları kaçırmış olmalıyım. Kaçırmışsam, şu yazıya konu olsun içindir. Benlik bir durum değil. Senlik bir durum da değil.

Dün gece aradılar. Torunları. Ölmüş. Hastanede. İki arabayla hastaneye gidiyorlarmış. Hemen haber vermek istemişler. Kardeşini görürdü bende. Ondan yalnızca ben kaldım, ya da ona yakın bir ben kaldım diye herhalde. Vardık, çoktuk aslında biz, ama öyle derdi. Dedemi özleyip özleyip ağladığını hatırlıyorum şimdi. Ortak noktalarını da yeni keşfettim. Biri ölünce demek ki direkt beni öptükleri anlar geliyor aklıma. O da öpünce yanakları ıslatıyordu. Allahım bunu neden yapıyorlar.

Yanaklarımda izler bırakmışlar. Geçmiyor.

Ama yolculuk sona erdi artık. Rüya da. Herkes kapılara doluştu. En erken inmenin yarışı herhalde. Aceleyle uykudan uyanır gibi. Senin kalkışmayacağın kadar vasat olduğu için anlatıyorum.

Her neyse. Oyalandım yeteri kadar. Bütün bunları çizgisel sürdürerek bu akşamı da geçiremem. Birkaç beylik söz ezberledim, telafisi olmayan sözler. Bu akşamı da bunun gibi bütün akşamları da yabancı bir tenin sıcaklığında eritmek isterdim ben. 

Şimdi hiç tanımadığım birinin kollarına bırakıp gitsem kendimi. Çantamdaki çubuk krakeri yesek sonra. Çarşaflara dökülmesine karışmayacağım bu sefer. Sonra o yabancının her türlü alışmadan daha tanıdık kucağında uyuyakalsam.

Ben çubuk kraker sevmem ki.