Tag Archives: karanlıktan sonra

20 Temmuz 2017 Perşembe*

Bu yazı dün başımdan geçenleri konu almaktadır. Öyle aman aman şeyler değil. Yazarken bile sıkıldım be. Gıcık gün. Gıcık yazı.


Talihsizlikler mi desem, şanssızlık mı desem… Sabah 06:28‘de kalkmak üzere hızlı tren biletime yetişebilmek niyetiyle, bir önceki gece erken uyuyup erken uyanmalıydım. Ne var ki, uyuduğumda 2 ya da 3’tü (net hatırlayamıyorum) ve kalktığımda ise 5. Uyanana kadar beş on dk harcadım. Sersemliği atmak kolay olmuyor.

İndim aşağıya, kahvaltı hazırlanmış. Dokunmasın diye yumurta yoktu. Peynir, zeytin, domates, salatalık vs. Birkaç lokma attım ağzıma. Ekmek de. Maksat tok tutsun.

Sarı afili tişörtümü giydim. Traşımı oldum. Gerçi bir önceki akşam traş olmuştum. Fakat sevgili babam nerden öğrendiğini çözemediğim bir özdeyişle beni mecbur bıraktı ikinci kez traş olmaya. Neymiş, eşini seven akşamdan, işini seven sabahtan traş olurmuş. Te Allahım ya.

Teslim edeceğim evrakları çantama koydum. Çıktım.

İstasyona giderken (babama götürttüm kendimi) bir ara derinden bir eyvah çektim. Arkadaşın biri her seferinde gülerdi. Senin şu ohaa‘ların, eyvah‘ların, haa‘ların çok samimi lan derdi. İşte ben de eyvah’layınca, babam belgelerden birini unuttum sanmış. Şapkamı unuttum dedim. Oğlum senin başına güneş geçiyor mu dedi. Geçmedi hiç dedim. Bak mesela bana güneş geçiyor dedi. Sırıtarak. Güneş ışınları senin başından uzaya geri yansıyordur dedi. Tamam baba tamam. Gülüyorum ama içim harabe. Yok be. Sahiden komikti. Bayat espriler de komik olabiliyor.

Girdim trene. Telefona takıldım biraz. O saatte. Sonra kitap okuyayım dedim. Haruki Murakami‘den Karanlıktan Sonra‘yı açtım. Yok. Olmuyor. Hassas bir mide ve başa sahip olmayagörün. Kalktım yerimden. Yanımdaki ihtiyarı daha birçok kez rahatsız edeceğimi bilmeden. Vagonlar arasındaki lavaboya gittim. Çıkardım. Geri döndüm. Uyumaya çalıştım. Maalesef. İnene kadar zaten haşat olmuştum. Yediklerim dokundu galiba dedim.

Pendik‘te yürürken gene bir nebze kendime gelmiştim. Metroya kadar minibüse bineyim dedim. Eridim yolda. Sıcakta. E hani sel vurmuştu İstanbul’u. Medyaya da güvenmiyorum epeydir.

Metroya binmeden turnikelerin yakınındaki metro tuvaletine girdim. Çıkarmaya. Eğilirken telefon düştü. Düşünce kriz geçirdim. Çıktım sabunla yıkadım telefonu. Sonra ıslak mendille sildim. Çantamda ıslak mendil paketi vardı evet. Ve fark ettim ki, ekranın sağ üst köşesinde tırnak kadar sönüklük. Neyse, yola devam ettim.

Ayrılık Çeşmesi durağına kadar metroyla gideceğim. Ordan Marmaray‘a, Marmaray‘dan da Havaalanı metrosuna. Plan bu. Yok anam. Zaten sevmiyorum Anadolu yakasını. Önce Gülsuyu durağında inmek zorunda kaldım. Gerçekten feleğiniz şaşmış bir şekilde metroya binerseniz, metro bunu daha iyi yapmıyor. Oturdum bankta. Bir sonraki 8-vagonlu metroyu bekledim. Kırmızı alanda. Bindikten sonra o kadar bile dayanamadım. Küçükyalı‘da attım kendimi dışarı. Metro tuvaletine gittim. Artık afedersiniz mide suyum sapsarı imiş, onu seyrettim. Bir süre. Metro’dan çıktım. Güneş yüzüme öyle vurdu ki anlatamam. Başımı kaldırdığımda az ötede bir benzinci gördüm. Marketinden iki şeker bir tane de küçük boy çubuk kraker aldım. Tuzlu. Hani midesi bulananlara tavsiye ederler. Yeniden metroya girene dek üç beş çubuk yemiştim. Merdivenlerden inip az ilerleyince, nasıl oldu anlamadım, galiba esen o metro rüzgarı, paketi alt üst etti. Geri kalanı da döküldü yere. Beni bir gülmek aldı. Neyseki çok kişi geçmedi başımdan. Tek tek topladım düşen kırılan çubuk krakerleri. Su içtim biraz.

Marmaray, ordan da diğer metro, görece sorunsuz ilerledi. Çıkaracak bir şey kalmadı midemde. Metro canavarı uğraşamadı artık benimle.

Dünya Ticaret Merkezi durağında indim. Yeşilköy‘e gitmem gerek. En yakın yerleşim yeri ufuk çizgisinde bile değil. Haritalardan baktım. Başladım yol kenarında yürümeye. Güneşin altında. Geçen seneki gibi. Yanıyor kollar, yüz, ense. Olmayacak böyle dedim. Öğle arası vakitleri. Olmayacak böyle. Geçtim karşıya. Taksiye el salladım. İleride durdu. Az kalsın arkasındaki bu ani duruşa kapılacaktı. Onca korna. Geri geri geldi taksici. Saçlar uzun. Karşıya geçiyordum, son yolcum burayaydı dedi. Napayım abi. Zaten kıvırcık saçlarını ciddiye alamıyorum. Seni değil. Saçlarını. Haritaları açtık gene. Bakıyor neresi diye. Sonra yanlış yerden saptı. Artık dönemem dedi. Yanlış girdim. Ama caddeye yakın şube. Ne verirsen artık dedi. Zaten işini göremedim. Tamam abicim tamam. Senlik değil mesele. Tamam.

Yürüdüm yürüdüm yok. Gene bi taksi çevirdim. Kapıya kadar bıraktı. Girdim şubeye. Klima mis. Az bekledim. Yaşlı bir kadın geldi. Sesleri duyuyorum. Görsen kadını sanki Sincan‘da oturuyor. İkametgahı Londra‘daymış. Tamam teyze tamam. Sana da tamam.

İşlemler yarım saatin üzerinde sürdü. İnşallah yetişirim diyorum. Yetişirim galiba. Çıktım bankadan. Gene bir taksi çevirdim. Buralardan ev tutacağım diyorum. Yeğenim emlakçı diyor. Buralardan ev tutmam lazım ama mahalle ortamı olmasın diyorum. Stüdyo daire diyorum. Ya napıcan rezidansı, sürekli taksi mi tutacaksın diyor. Ulaşımı zormuş. Hem bak yeğenim Fehmi de emlakçıdır, onu arayacağım şimdi. Sen konuş diyor. Abi dur diyorum. Sallıyor direksiyonu. Durduğumuzda bakarsın numarasına. Yok yok ben şimdi hallediyorum diyor. Nasıldır buraları diye soruyorum. Sefaköy yolun bi tarafında, Yenibosna bi tarafında diyor. Yenibosna‘da anadolu insanı vardır diyor. Karmadır. Sefaköy daha moderindir. Moderin. Daha nezihtir. Nasıldır insanı diyorum. Şaşırmış gibi bana bakıyor. Ben Sefaköy‘de oturuyorum, ben nasılsam onlar da öyle diyor. Alınma abicim. Alınmasana.

Sonunda numarayı bulup arıyor Fehmi‘yi. Fehmi nabıyon nasıl gidiyor işler diyor. Fehmi bir şeyler anlatıyor. Bak bir müşterim var ev tutacak, sana veriyorum diyor. Yeni buralarda, pilot pilot kendisi diyor. Düzeltmiyorum. Bi an pilot tipi mi var lan yoksa bende diyorum. Yok canım. O senin gözlerinin güzelliği taksici abicim.

Buraları atlasam iyi olacak. Yazı silindi zaten. Neyse özet geçiyorum. 

Evrakları sağ salim teslim ettim. Hayırlı olsun dediler. İlgilenen bir kız vardı. Çok güzel bakıyordu. Topalladığını fark ettim. Yüzünde, sesinde neşe.

Yenibosna‘dan metroya dönmem epey zaman aldı. Kirazlı durağından bindim. Çingene güzeli karşıma oturdu. Göğüsleri hoştu. Uyukladı yol boyunca. Sürekli istemsiz kasılmalar. Başı düşüp durdu. Yanımda ve karşımda oturan iki arkadaşla birlikte gülümsemeden edemedik. Onlar kalkınca, başını kenara dayadı kız. Çantası eski püsküydü. Yenikapı‘da uyandırdım. Komikçe gülümsedi.

Pendik Gar durağına varana dek ayakta gittim. Başım boynumdan düştü düşecek. Dik duramıyorum. Üstüne kitap okudum biraz. Kız karakteri sevmedim. Mari. Çok bilmişleri sevmem.

İndiğimde artık istediğim tek şey üzerinde yürüdüğüm kaldırıma uzanmaktı boylu boyuna. Cami gördüm garın yanında. İçeri girip uzansam tepki çeker mi dedim. Ayıp olur hiç yoktan. Hem uyursam uyanamam ve 19:35‘teki biletim yanar. Neyse dedim.

Bari bir şeyler yiyeyim dedim. Daha bir buçuk saat var. Yolculukta gene dengem şaşar mı diye diye kendimi ikna ettim. Civardaki bir börekçiye gidip atıştırmalıklarla karnımı doyurdum. Üstüne kahveciden beyaz ve kakaolu dondurma aldım. Geçtim sıraya. Bilet sırasına.

Bizimkilere aldırmıştım bileti. Yönüne dikkat edin dedim. Ters gitmeyeyim. Bilememişler. Ters koltukta oturdum. Bir saat kadar takıldıktan sonra uyudum. Varana dek. Yanımda kimse yoktu, onun rahatlığı da olabilir. İnince başladım yürümeye. Gaza geldim. Sonra da eve.

Ve günü de burada bitireyim artık ha. Merak edenlere de, suydu galiba o, ekranda izi kalmadı. Geçti.

Teşekkürler zahmet edip okuyanlara. Bi öpücüğünüzü alırım artık.


*Belki bu tarihte doğan bir çocuk, yaş kemale erip internette gezintiye çıktığında, bu yazıya rastlar da, az biraz varoluşçu anlamsızlığı tadar için, bu başlık.

Advertisements