Category Archives: Kurmaca

Kim vurduya gitmek de yanına kâr kalabilir

Rüzgar çanı devirdi.

Yuvarlandı bayır boyunca. Ha durdu duracak. Ya da,

Ha çatladı çatlayacak derken. Rüzgar öte yandan esmeye girişti. Gücü kuvveti yerindeydi. Kolu kası tamam.

Saçları etekleri ayrı havalanan kadınlar ses çıkardı. Ses büyüdü ama bir türlü yayılmadı.

Çakıllar kımıldandı. Tavuklar ordan oraya. Horozlar sabit.

Kasketim göğün bir tarafına takıldı. Alnımda güneş parıl parıl.

Çan gözden kayboldu, akıbeti deli ve çocuklarda. Tüm yaz yağmayan yağmur tozu dumana katacak kesin. Yunan askeri burda nasıl at arabasına bindi o yazda diye düşündüm.

Zeynel tüfeği kapmış gelmiş. Hortumu kovalıyor. O da deli.

Kadınlar ay ay ay.

Nerde başlıyor diye başımı kaldırıp baktım. İçimi bir gülmek aldı. Bir güldüm iki güldüm.

Zeynel kime vurgundu unuttum öyle güldüm.

Çanın sesini duydum. Herhalde.

Bir iki üç dö-

Advertisements

Sabit yanılgılar

Ayrımsama. Güneş doğudan doğar. Dünyanın sonuna doğru okyanusta batar. Balçık denizi. Lord Byron. Zülkarneyn borusunu öttürür. Okyanusu çevreleyen bir duvar yerin yaratıklarını suyun yaratıklarından korur.

Pergel. Açılır kapanır. Sabitlenir. Dünyayı dolanır. Gene de kovaladığı gerçeği bulamaz. Tükenmek düşüncelerin ölümü. Ölüm hakikatlerin büyüğü. Aşk büyüklerin düşünme biçimi.

Atlılar. Pergelin krallığında, içtiği zehirden habersiz, ölümsüzlüğe baş koyar. Çizginin içinde kalır yarısı. Yarısı çizginin dışına çıkar. Ortodoks. Sapkın. Arayış devam etse de, rüzgar yüzlerine farklı dokunur.

Duvarda bir taş yerinden oynar. Zülkarneyn yerinden oynar. Güneş eşine az rastlanır renklerde dolanır göğü. Pergelin hendeği kapatılır. Taşlar yerine oturur. Atlılar masanın çevresini sarar. Duvarın dışından yaratıklar tüm hattı dolaşıp da o tek gediği kaçırır.

Falan filan.

Hiçbir şey anlatmayarak düğümü gene aşkta atacaktım. Aşkın da adı sanı tadı tuzu kalmadı.

Aynanın karşısında uyuyakalmışsın gibi gene, ve iki vesika

O’na

Tırmanırken ittim onu. Yukarıya daha kolay çıksın istedim. Merdivenleri aklına getir, dedim. Anlamadı. Ayağı kaydı sonra. Üstüm başım tamamen toz toprak oldu. Eve gidince banyodan çıkmak yok yarım saat. İnsan kendi sağlığını gözetmeli. Ona da söyledim. Evde duştan sonra ara beni, dedim. Sen de haber verecek misin, diye sordu. Muziplik yapıyor. Sana ne kızım, dedim. Tekrar etme beni. Güldü.

Neden sürekli hapşırdığımı soruyor. Bahar nezlesi diyorum. Yavrum ne baharı, Ağustos bitmek üzere, diyor. Gülüyor pis pis. Sen önüne dön de tırmanmana bak, diyorum. Bu saate kalmamalıydık. Dere kenarında gereksiz uzunca ara verdik. Gerçi serin sularda baldırlarını yıkayışına şahit olmak için yeniden giderim oraya. Buz gibi suu, diye çağırıyor. Kıkır kıkır gülmese ayakkabılarımı çıkarıp girecektim suya. Çok inatçıymışım. Yüzümü yıkamam yeterli iması veriyorum. Somurtmamaya çalışarak. Çürük onca elma arasından, en diri ve parlağının nazını da çekemeyeceksem ne anlamı var. Sepetteki eriklere uzanıyor. Kayanın üzerine koymuştuk. Mataraların yanına. Daldırıyor suya. Gacır gucur ediyor elinde, ovuşturunca. Yakala!, diyerek fırlatıyor bir tane. Mor. Mayhoş mürdüm erik. Acaba nasıl olurdu diye düşünüyorum, zaten güzel badem gözleri kahverengi olmasaydı. Hiç lens takıp takmadığını soruyorum. Ben senin o bildiğin kızlardan değilim, dese daha iyi. Manyakmışım.

Bileğinden tutuyorum. Ellerim ıslak ve tozlu. Vuuh! diyor, pat diye ölüyordum, dimi? Sus, diyorum, sus. Neredeyse sığacak elime. Halatı kavra, diye sesleniyorum. Güzelim. Bu kaçıncı kaybettirmek isteyişin kendini. Savrukluğunun bedeli miyim ben.

Tepeye varınca soracağım hesabını. Ciğerlerim batıyor. Kaburgam sıkıştırıyor herhalde. Hadi oyuklara bas ayağını. Bak az kaldı. Düşlerimi baltalayacaksın daha. Çadıra girip benimle uyuyacaksın. Ne gereği var hayallerin, hoyratça yaşamayacaksan, diyeceksin. Konuyu değiştirip; iyi ki bıraktın sigarayı, diyeceğim. Susturacaksın. Çocukluktu hepsi. O çocukluk olmasaydı bu tatile çıkamazdık, diyeceksin. Ulan ne alakası var. Ama sen duymayacaksın. Sana kıyamam galiba. Duyma bebeğim.

Lütfen acele etme. Ama kaldır artık şu koca poponu başımın üzerinden, diyorum. Ben de sağlam yere basmıyorum. Dayan bebeğim. Gülüp geçmekle kalacağız. Dayan. Hadi son üç beş metre.

Sana söyleyemediklerimle son bulamam.

 O’ndan

“Sen benim Nane Molla’msın” diyorum. Alınıyor. Yüzüme aptal aptal bakıyor. O böyle alınınca yüzü kızaranlardan değil ama bakışları bi garip oluyor. Şöyle ısıra ısıra sevesim geliyor onu. Hem ben naneyi eksik etmem hiç salatadan. Bir tutam mutlaka serperim, parmaklarımla. Bilmiyor işte. Olsun.

Kızarık gözleri var sonra. Ufalmış, beyazı kırmızıya çalan, hassas gözler. Alerjisi varmış. Nasıl alerjiyse, geçmiyor aylarca. Göz altlarında da bir koyuluk. Şöyle belirgin, hani kara toprağı kumsala dökmüşsün ya da daha iyisi, katman katman toprağı eşelemişsin gibi. Hastalıklı da durmuyor bence. Ama eminim o bunu dert ediniyor kendine. Canım benim. Sütlimanım benim. Kesin ona böyle seslenmeme de bozulur. Bozulsun varsın. Acı sütüm, birtanem.

Gerçi çokça da güler bana. Bana bakıp yani. Yüzüme gülmez hiç. Gülümsediği olur, hiçbir şey çıkmaz ağzından. Gevşekleşemeyen bir ciddiyeti var. Bazen fazla geriliyor, kasılıyor, köfte dudaklarını ısırmaktan kanatıyor. Alem çocuk. Beni nasıl güldürdüğünü bilse.

Bir türlü açılamadı ama. Kızamıyorum gene de. Anlıyorum ben. Sığdıramıyor içine. Nasıl bir sevgiyse eğer birine izin verirse, başka kimseye yer kalmıyormuş. O da haklı. Kolay alınmıyor böyle kararlar.

Kimden onay bekliyorsan al artık şunu. Gel iste beni benden. Elimi tombul parmaklarının arasında sık. Ha bir de dağın birine çıkaracakmış beni. Tesis mesis varmış. Arabasız, yürüyecek, biraz da tırmanacakmışız. Bu ayda şelalesi akıyor, dedi. Severmişim. Öyle de, içimde bir huzursuzluk var. Neyse, kıramadım. Belki orda söyleyecek. Gece vakti. Ay hadi artık.

Allah’ım sevgi böyle bir şey mi yoksa?

Keşke benim için de şiirler yazsa. Nane Molla’m, güzel kokulum.

Hüdhüd’ün kayboluşu

“O senin paklığında gelecek. O sana gelecek ve sen arınıksan senden gitmeyecek. O sende kalacak ve sana daima akıntıyı gösterecek. Suyun en derin ve seri nereden aktığını da.”

İnan, aklımdaydı hepsi. Ve gözlerimi kapadığımda gittiğim, ve araladığımda geri geldiğimi sandığım yerdeydim onu duyduğumda. O zamana kadarki bütün ötüşlerden apayrı. O zamana kadarki bütün ötüşleri aklında tutuyor muydun demezsin sen biliyorum. Sana açıklama yapmama lüzum yok.

Ve bölükten uzağa kaçmak istediğimde gözüme kestirdiğim ve kendime günortası sessizliğinde görece güvenli bulduğum o banktaydım. Uzanıyordum. Aradan faydalanıyordum. Üzerimdeki kat kat kokuşmuş kamuflajla. Üzerime yapışan acemiliği ve aşk ilişkilerindeki başarısızlığa giden günlerimi ve akla gelebilecek her şeyi de oraya kadar getirmiştim. Yaptığım her işte böyle her şeyi de hesaba katıyorum, ne haltsa.

Ne kadar geçti hatırlayamıyorum. Çok kısa geldi gene de. Bir anlık orada değildim, bir an çekilmiştim uzandığım banktan. İşte ne olduysa o zaman oldu. Onu duydum. Onu işittim ya da. Bilmiyorum hangisi daha doğru düzgün ifade ediyor. Onu duyunca, o beni çağırdı. O beni çağırınca duymazlıktan gelemezdim.

wpid-Photo-Nov-22-2012-821-PM

Kraliçe Belkıs/Queen of Sheba

Arkamı döndüm. Başımı kaldırıp etrafıma bakındım. Dev akasyaların, ya da akasyalar mıydı emin değilim, ama dev akasyaların birinde bir kuş alacalı rengiyle kendini hemen ele veriyordu. Öteki tüm ötüşleri bastıran bir ses daha duyuldu. Günortasıydı, unutamıyorum.

Yere atladı sonra daldan. Çimlerin üzerine, o yemyeşilin içinde rengarenk o oradaydı. O oradaydı ve ben de oradaydım 4 ya da 5 metre farkla. Uzayda ve zamanda o güne kadarki seviyede ona yaklaşabileceğim optimum konumda.

Dilimin ucuna dek gelse de, hayır, tarif edemem onu. Sen anlayacaksın ama. Bir gün o mu seni çağırdı, sen mi onu çağırdın bilmeden onun sesini işitip onu az ötende sana bakarken göreceksin. Sen de yanına gidip gitmemekte tereddüde düşeceksin. Sen de gitmeyeceksin. Sen de bileceksin ama, o senin Hüdhüd’ün. O senin. O kimseye ait olamaz ama o senin. Ve sen de gözden yitireceksin onu. Her yerde arayacaksın. Bir daha gideceksin o gördüğün yere. Ağaçsa, ağacın dibine. Sokaksa, ışıkların altına.

111

Knossos sarayının güneyi/Girit

Üzerimde taşıdığım ne varsa, orada bırakmaya başlamış olmalıyım. O gün ipin ucunu bir çalıya taktırmış olmalıyım. Bu gidişle umulur ki söküklerin sonu gelecek ve çıplak kalacağım sanırım. Yakında.

Bazen onu çağırıyorum sevgili dostum. Oturuyorum, yürüyorum, zihnimdeki karmaşanın sesini yok edecek kadar tiz bir sesle, iş bitirici bir sesle, gökten gelen bir sesle, karşıma çıksın diye bekliyorum. Geliyor sanki bazen. İnan bana dostum, sanki tepeme konuyor. Görkemli kuş.

Ω

Sırrı açığa vurmak, denemek, yanılmak 

Sır hakkında konuşmak yasaklandı. Kitaplarda hangi döneme ait olduğu belirlenemeyen kalıntılarda sırrın açığa vurulmasının tehlikelerinden bahsedildiği yazıyor. O kitaplar bile yasaklandı. Kalıntılarsa yıkık dökük olsa gerek. Ben olsam taş üstünde taş bırakmazdım. Hıncını alırcasına, sırrın sır oluşunu sağlayan sebeplerden ötürü de değil aslında. Her şeyin her zaman bi açıklaması olmaz.

Kitaplar da yasaklandı demiştim. Yasaklanmadan önce duyulan duyulmuş, söylenen söylenmiş. Sırra dair merak giderilmedikçe de, bu iflah olmaz arayış devam edecek.

Yakında sır hakkında konuşmanın yasaklandığından söz etmek bile yasaklanacak. Bazen düşünüyorum, ama hiçbir yere varmıyor bu düşünceler. İnsan sanırım kendi içindekini çözümlemeye yetkin değil. Bana özgü bir eksiklik olmasa gerek bu.

Sırra sahip olanın ise, tüm sorularının yanıtlanacağını duymuştum. İnandırıcı gelmişti. Kolay bir açıklama çünkü. Acı çekiyorum çünkü sahip olamıyorum, demeni sağlıyor. Sırdan kaçıyorum çünkü boşluğumun bir anlamı yok, demek gibi. Yeni yeni savunucularının artmasıyla herkesin az çok aşina olduğu, aslında sırrın var olmadığını, ve sırra dair tüm bu inanışın oyalamaca niteliğinde bir safsata olduğunu iddia eden fikre uzaklığımın sebebi de bu. Ben sanırım hâlâ inançları olan biriyim. Beklentileri. Umutları. Her kavram zıddının koşuluyla var deniyor. Katılıyorum artık. Acı çekiyorum çünkü umut besliyorum.

Her neyse. Kendime getirmeden edemiyorum konuyu. Daha ılımlı birkaç yaklaşım daha duymuştum. Aslında her şeyin bir şaka olduğunu da. Herkes bir yerlerden bir şey duyuyor zaten. Kim bilir daha neler dönüyordur, gizliden saklıdan yapılan sohbetlerde.

Sır. Benden bu kadar. Sırra dair hiçbir şey anımsayamadığım gerçeğini bir kenara koyarsam, bana ayrılan tüm kenarları gasp etmiş olurum.

Artık susmalıyım. Zaten konuşsam da sussam da hiçbir yere varılmıyor. Sır aynı sır, ben aynı ben.

Görüyorsun ya, sır söylenmeyen değildir. Sır söylenemeyendir. – T. Mckenna

Image-of-the-Book-Of-Giants

Ölü Deniz’de bulunan, “Book of Giants” (Devler Kitabı)’ndan