Category Archives: Düşün

Zamanın ıssızlığında dolanıp durmak, yanılmak

Parmak uçlarım aşınmış diye huysuzlanıyorum. Çok ayıp. Ulan duvarlar bile ayıramıyor iki odayı, derz dolgusu gevşemiş çözülmüş. Aralarından zaman akıyor.

Sonsuzluğu hep zamansal algılıyoruz. Neden acaba. Uzantı. Zamanın sıkıp boğmasına öyle kafayı takmışız ki, sonsuzluğun da bir olasılık olduğunu bilinçaltına yamayıp, kendimizden uzaklaştırabildikçe prim yapıyoruz.¹ Ya bir saniye de, sonsuzluk nedir, bitmemek nedir, bitmesi düşünülememek nedir, çevirmeli telefonda numaranın bir türlü düşmemesi nedir, biri bana açıklasın lütfen. Lütfen.

§

Neyse biz sana dönelim. Hadi kapa gözlerini.

Desert at night - Photography by +Waleed Aljuraish www.waleedp.com #saudiarabia #desert #milkyway

“Çölde gece” 1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com

Sonsuzluk denince, sen kaparsın ya hani gözlerini. Uçsuz bucaksız madde var önünde. Uzayın ayakla basılabilir olduğunu bil. Elle tutulamayan ama ayakla basılabilen.

Bence işleyen zihin, sonsuzluğu sınırlamak için yetenekli bir araç. Kullanmasını bilmesen bile, otomatik pilota alıp, adına yaşamak diyebiliyorsun. Yürümekle asla bitiremediğin bir çölü düşle. Ortasına atılmışsın gibi değil, öncesi olurdu o vakit. Ve görebildiğin kadarına hakimsin sayalım. Ötesinin ihtimali içini ürpertiyor. Hemen kabaca bir hesap yapıyorsun. Ömrünü vakfetmen gerekecek bu gidişle. Güneşler doğacak ve tabanların acıyacak, güneşler batacak yüreğin acıyacak. Dairesel değil.

Oysa sen atılmamış olsaydın. Atılan bir kum tanesi olsaydı, onun sonsuzluğu uzamsal olurdu. Ama senin yalnızca zamanın sırtında bir hükmün varmış gibi yapmaların yok mu…

Var.² Arala gözlerini. Bağışla kendini. Bağışla beni. Dudaklarını uzat.

desert-at-night-photography-by-waleed-aljuraish-www-waleedp-com-saudiarabia-desert-milkyway-e1500210177561.jpg

1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com


¹ “Sonsuzluk” kavramının fantezi öğesi haline getirilmesinin eleştirisi.

² Fantezileştirmenin gerçeklikten uzaklaştırarak mahkumiyeti devamlı kılmaya yaraması da gözardı edilemez. Zihin kaçışına izin aramaktadır.


 

Rüzgar bizi taşıyacak.

Yarım yamalak da olsa çeviriler için1 ve 2.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak ne demek?

Önce nesneleri düşün. Neye nesne dediğinden çok -çünkü bunda keyifle tercih söz konusudur- neyin gerçekten nesne olarak seni kuşattığını düşün. Aynaya baktığındaki kendin de bir nesne olacak, bunu da düşün.

Senin işleyen bir zihnin var, senin software aktif, hardware‘den ibaret değilsin. Çevrende de software‘leri kurulu hardware‘ler olsa da, seni ikna edecek kadar soyut değiller, bilinçli değiller.

1

Ve sen tüm bu kalabalığın içindesin. Sağın solun elalemin malıyla dolu. Sağın solun absürt bir intizam içinde ama gene de sen değilsin o. Sen olmayan, her zaman bir benlik olmaktan çıkar.

Meşhur yarasa olmanın nasıl olduğuna dair makalede, filozof sorar, ben bir insan olarak, bir yarasa gözlerinden hayatı deneyimlemek istesem, ne hissederim?

Bunu asla bilemezsin. O yüzden böyle imlersin, kalabalıklar dersin. Çoğullarsın. Uzaklaştırır, ve gene nesneleştirirsin.

2

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, böyle bakarsan, yeni bir şey değil. Ulaşılan değil. Eğer bilinç seviyen nesneler dünyasında takılı kaldıysa, gözlerinin gördükleri seni yanıltmasın. Gördüklerine inan. Yapayalnızsın. 

Seni bilemem dostum, fakat bana bu bilinç seviyesi biraz boğucu gelmeye başladı. Aykırılık cezbedicidir evet, henüz süreklileşmedikçe.

3

 

İhtiyaçlar, gün ortaları ve çeşitli sebepler 

Bir. Benim ihtiyaçlarım var. Beni korkutan da bu. Rüzgar esince hissettiklerimi birilerine anlatma gereği duyuyorum. Saçlarım yerine ruhumu dalgalanırken bulduğumda bunu kendime saklamaktan daha iyisini yapabileceğimi düşünüyorum. Ama kimseye de gidip az evvel birbirine değmeyen yaprakların sesini işittim ve rüzgarların içodalarıma dokunup durduğunu size nasıl tarif edebilirim demiyorum. 

İhtiyaçlarım var ve ben ihtiyaçlarımı karşılamaktan korkuyorum. Bu iki

Üç. Yeni kar yağmış ve ben kimsenin ayak basmadığını bildiğim alandaki karları kürümek istiyorum. Bekareti nasıl yorumladığımla ilgisi yok bunun. Aşkı nasıl algıladığımla ilgisi var.

Merdivenin başına gelince, neden fayans ki merdivenler diye sormuyorum. Kar eriyik halde olunca ayağımı bastığım gibi kayıyorum. Şey gibi bu, hani bir adam varmış ve bir gün bir çukura düşmüş. Eve geç kalınca karısı akıl yürütmüş. Acaba son günlerde başına hiçbir felaket gelmediği için lanetlendi de başına bu yüzden bir şey mi geldi bizim beyin demiş.

Kadın yarı haklıymış. Yarı haksızmış. Adam çukurda kendine gelince, ne mutlu, demek ki unutulmadım demiş. Adam önündeki çukurun ihtiyaçlarını karşılayacağını bilmiyormuş. Düşmeden bilmezsin.

Sessizlikte bilmezsin. – Adlandırılamayan, S. Beckett

Çok boş değil mi bütün bunlar? Peki ben bunca kelimeyi neden harcadım? Kelimem çoktu harcadım. Kimseye hesap verecek değilim ya. Allah olmayanlara da versin. Allah ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılasın.

Ve dört. Çırayı tutuştururken çıranın kokusunu hatırlamaya çalıştım. Ağacın özünü burnuma getirinceki zamana geri döndüm. Çivi çakamazsın öze. Çivi geçmez. Olduğu gibi ayrılır o parça. Kırılır odun.

Şimdi yanıyor, diye geçirdim içimden.

Ya ihtiyacı var mıydı hatırlanmaya? 

Bizi şaşırtmaya devam edenler için

Bütün kalıpları tüketirsin, gene de ona dair elle tutulur bir yakıştırman olmaz. Çözdüm dersin, ip gene düğümlenir gözünün önünde. Ha artık tamam dersin, daha yeni başlıyoruz der. Neye dersin, hiç başlamayacak olana der. Sonra bedavadan kafan karışır, ne yapmaya geldiğini unutursun. Oraya, buraya, şuraya.

Şimdi sana ne diyebilirim ki, insan iki buçuk metre boyundayken de böyle kararsız kalabiliyordu. Kendine çok kızma o yüzden. Çayını yudumla. Alnındaki gerginliği sil. Ve hatırla:

İnsan iki buçuk metre boyundayken de onu şaşırtanlar çıkabiliyordu. Dağa çekilmişlerdi bu şaşırtmayı seven ekip. Çoğunluğun rızası yoktu tabii ki buna, çünkü ayrık otu tabirini bilirsin. Onlara sofrada ayrık otu varsa, kurbanı ikiye çıkarmak gerekir, gelecek sunakta derlerdi. Onlara kalırsa evreni sebebe sonuca bağlamak şart zaten. Onlara bırakmadılar o yüzden, ve dağa tırmandılar, o ekip.

Dağ dediğim senin bildiğin dağlara benzemez. Sen dağ denince aklına yamaçlar gelmeyenlerdensin çünkü. Sende ayar kaçmış. Çayırlar ve yamaçlar. Ortaklığa dikkat et. Ünsüzlere dikkat et.

Dağın kendine has müziği vardır hikayesi de şuradan geliyor aslında; şimdi atmosferde belli yüksekliklerde oksijen artmaya başlayınca, hani şu frontal korteksin az altında bir bez var, o ve onun az üstündeki, daha içteki bir diğer bez, işte onlar büyüyor. Gün batımlarında veya gün doğumlarında güneşe yalınayak baktığın zamanlardaki gibi. İhtiyacın olan besini aracısız alabiliyorsun böylece. Kürenin dönüş sesini işitebiliyorsun hem. Akıllı oldukları belliydi o dağda yaşamaya karar veren ekibin.

§

Ben olsam, ben de çalgı seslerine ters yönde yürürdüm. Ben olsam ben de alışagelmediğim rüyalar görürdüm.

Sen olsan ne yapardın?

§

Sen buna kafa yorarken, bizi şaşırtmaya devam edenlere dair son sözlerimi de söyleyeyim.

Hayret. Ne diyeceğimi unuttum.

Boş kapları doldurmak, bir dağda iki kaplan, ve drama

Taktığım gözlükler nostaljik filtre sağlıyor. Belki 60’ların sonu, 70’lerin başı. Yeşil daha sevimli bir yeşil, sarı daha sıcak. Geçen askerden yazıcı arkadaş sorunca, orjinal değil, dedim. Başka bir şey sormadı.

Herkesin elinde ufak kaplar gördüğüm bir dönem oldu. Kaplar çeşit çeşit; kırık döküğü de var, yakışıklısı da. Avuçlarında tutup bekliyorlardı. Gözleri oyun oynaşta olsa da… Görebildiğim buydu.

Kendi kabımdan bu kaplara dökme misyonunu da hatırlıyorum. Gözüme kestirdiklerime yanaşıp, uzat kabını, ben senin kurtarıcınım, edasında. Açıkçası o kadar da objektif seçimler olmadı, kimin kabına dolduracağım konusunda sanırım daima nefsî oldum. Hani siz diyorsunuz ya, pası kendinizden atmak için. Nefsî.

Kaplara dökmeye çalışırken kap sahibiyle kavga dövüş mü ararsın, kabı ıskalama veya kaptaki mevcut içeriği de yere dökme mi, hepsi defalarca gerçekleşti. Arada böyle zayiatlar oluyor.

Gel zaman git zaman, bi ara kendi kabımı inceleme ihtiyacını duydum. Göz hizama getirip baktım. Kabımın neredeyse tamamı, az sonra kabı ters çevirince de, hepsi, boş.

Aptal gibi hissettiğimden bahsetmeyeceğim. Çünkü aptal gibi hissetmedim. Kendime kızdım ama.

Sonra o film aklıma geliyor. Kabını boşalt. Kabını boşalt. Kabın öyle yararsız sıvılarla dolmuş ki, ihtiyacın olacak tek sıvıya yer kalmamış. Kabını boşalt. E kabım zaten boş ki?

§

Dün rastladığım bir yazı düşünmeme vesile oldu. Contemplation diyorlar buna. Derin tefekkür tam Türkçe çevirisi. Gerçek düşünmenin çok gerisinde kalsa da, ona yakındı.

You can’t pour from an empty cup.

Boş kabımdan insanlara akmaya çalışmışım, diyordum ya hani başta. İşte sana söylüyorum; iki kabın var. Altlarından birbirine yapıştırılmış, tutturulmuş. Biri dolunca diğeri boş kalıyor. Çevirirsen dökülüyor içinde ne var ne yoksa. İlk kabını doldurman, ikinci alegorideki kabın boşalmasıyla oluyor.

Ama sen kaplarının doluluğuna kafa yormaya mı geldin dünyaya? Bunu sen cevaplayacaksın. Benim cevabım belli zaten.

Bugüne dek kendimde ve insanlarda şunu sorguladım aslında, sen ne kadar yeterlisin de diğerlerine bir şey öğretmeye kalkışıyorsun? Yukarıda alıntıladığım sözden çok önce de o cümleyi kurabiliyordum. Ve şimdi düşünüyorum, acaba bu soruyu gerçekten bilge birine, örneğin Krishnamurti‘ye, sorduğunda, o sana ne yanıtla dönecek? İçten içe değil, bizzat dudaklarındaki alaycı gülümsemesiyle ilk cevabı alacaksın. Ama sonra ne diyecek? Ya sen içinde ne hissediyorsun, tüm bu belirsizlikte?

One mountain cannot contain two tigers.

E bunun kaplarla ve aydınlıkla ne ilgisi var? Orasını sen düşün. Sonra fısılda, kulağıma.