Author Archives: derinucus

20 Temmuz 2017 Perşembe*

Bu yazı dün başımdan geçenleri konu almaktadır. Öyle aman aman şeyler değil. Yazarken bile sıkıldım be. Gıcık gün. Gıcık yazı.


Talihsizlikler mi desem, şanssızlık mı desem… Sabah 06:28‘de kalkmak üzere hızlı tren biletime yetişebilmek niyetiyle, bir önceki gece erken uyuyup erken uyanmalıydım. Ne var ki, uyuduğumda 2 ya da 3’tü (net hatırlayamıyorum) ve kalktığımda ise 5. Uyanana kadar beş on dk harcadım. Sersemliği atmak kolay olmuyor.

İndim aşağıya, kahvaltı hazırlanmış. Dokunmasın diye yumurta yoktu. Peynir, zeytin, domates, salatalık vs. Birkaç lokma attım ağzıma. Ekmek de. Maksat tok tutsun.

Sarı afili tişörtümü giydim. Traşımı oldum. Gerçi bir önceki akşam traş olmuştum. Fakat sevgili babam nerden öğrendiğini çözemediğim bir özdeyişle beni mecbur bıraktı ikinci kez traş olmaya. Neymiş, eşini seven akşamdan, işini seven sabahtan traş olurmuş. Te Allahım ya.

Teslim edeceğim evrakları çantama koydum. Çıktım.

İstasyona giderken (babama götürttüm kendimi) bir ara derinden bir eyvah çektim. Arkadaşın biri her seferinde gülerdi. Senin şu ohaa‘ların, eyvah‘ların, haa‘ların çok samimi lan derdi. İşte ben de eyvah’layınca, babam belgelerden birini unuttum sanmış. Şapkamı unuttum dedim. Oğlum senin başına güneş geçiyor mu dedi. Geçmedi hiç dedim. Bak mesela bana güneş geçiyor dedi. Sırıtarak. Güneş ışınları senin başından uzaya geri yansıyordur dedi. Tamam baba tamam. Gülüyorum ama içim harabe. Yok be. Sahiden komikti. Bayat espriler de komik olabiliyor.

Girdim trene. Telefona takıldım biraz. O saatte. Sonra kitap okuyayım dedim. Haruki Murakami‘den Karanlıktan Sonra‘yı açtım. Yok. Olmuyor. Hassas bir mide ve başa sahip olmayagörün. Kalktım yerimden. Yanımdaki ihtiyarı daha birçok kez rahatsız edeceğimi bilmeden. Vagonlar arasındaki lavaboya gittim. Çıkardım. Geri döndüm. Uyumaya çalıştım. Maalesef. İnene kadar zaten haşat olmuştum. Yediklerim dokundu galiba dedim.

Pendik‘te yürürken gene bir nebze kendime gelmiştim. Metroya kadar minibüse bineyim dedim. Eridim yolda. Sıcakta. E hani sel vurmuştu İstanbul’u. Medyaya da güvenmiyorum epeydir.

Metroya binmeden turnikelerin yakınındaki metro tuvaletine girdim. Çıkarmaya. Eğilirken telefon düştü. Düşünce kriz geçirdim. Çıktım sabunla yıkadım telefonu. Sonra ıslak mendille sildim. Çantamda ıslak mendil paketi vardı evet. Ve fark ettim ki, ekranın sağ üst köşesinde tırnak kadar sönüklük. Neyse, yola devam ettim.

Ayrılık Çeşmesi durağına kadar metroyla gideceğim. Ordan Marmaray‘a, Marmaray‘dan da Havaalanı metrosuna. Plan bu. Yok anam. Zaten sevmiyorum Anadolu yakasını. Önce Gülsuyu durağında inmek zorunda kaldım. Gerçekten feleğiniz şaşmış bir şekilde metroya binerseniz, metro bunu daha iyi yapmıyor. Oturdum bankta. Bir sonraki 8-vagonlu metroyu bekledim. Kırmızı alanda. Bindikten sonra o kadar bile dayanamadım. Küçükyalı‘da attım kendimi dışarı. Metro tuvaletine gittim. Artık afedersiniz mide suyum sapsarı imiş, onu seyrettim. Bir süre. Metro’dan çıktım. Güneş yüzüme öyle vurdu ki anlatamam. Başımı kaldırdığımda az ötede bir benzinci gördüm. Marketinden iki şeker bir tane de küçük boy çubuk kraker aldım. Tuzlu. Hani midesi bulananlara tavsiye ederler. Yeniden metroya girene dek üç beş çubuk yemiştim. Merdivenlerden inip az ilerleyince, nasıl oldu anlamadım, galiba esen o metro rüzgarı, paketi alt üst etti. Geri kalanı da döküldü yere. Beni bir gülmek aldı. Neyseki çok kişi geçmedi başımdan. Tek tek topladım düşen kırılan çubuk krakerleri. Su içtim biraz.

Marmaray, ordan da diğer metro, görece sorunsuz ilerledi. Çıkaracak bir şey kalmadı midemde. Metro canavarı uğraşamadı artık benimle.

Dünya Ticaret Merkezi durağında indim. Yeşilköy‘e gitmem gerek. En yakın yerleşim yeri ufuk çizgisinde bile değil. Haritalardan baktım. Başladım yol kenarında yürümeye. Güneşin altında. Geçen seneki gibi. Yanıyor kollar, yüz, ense. Olmayacak böyle dedim. Öğle arası vakitleri. Olmayacak böyle. Geçtim karşıya. Taksiye el salladım. İleride durdu. Az kalsın arkasındaki bu ani duruşa kapılacaktı. Onca korna. Geri geri geldi taksici. Saçlar uzun. Karşıya geçiyordum, son yolcum burayaydı dedi. Napayım abi. Zaten kıvırcık saçlarını ciddiye alamıyorum. Seni değil. Saçlarını. Haritaları açtık gene. Bakıyor neresi diye. Sonra yanlış yerden saptı. Artık dönemem dedi. Yanlış girdim. Ama caddeye yakın şube. Ne verirsen artık dedi. Zaten işini göremedim. Tamam abicim tamam. Senlik değil mesele. Tamam.

Yürüdüm yürüdüm yok. Gene bi taksi çevirdim. Kapıya kadar bıraktı. Girdim şubeye. Klima mis. Az bekledim. Yaşlı bir kadın geldi. Sesleri duyuyorum. Görsen kadını sanki Sincan‘da oturuyor. İkametgahı Londra‘daymış. Tamam teyze tamam. Sana da tamam.

İşlemler yarım saatin üzerinde sürdü. İnşallah yetişirim diyorum. Yetişirim galiba. Çıktım bankadan. Gene bir taksi çevirdim. Buralardan ev tutacağım diyorum. Yeğenim emlakçı diyor. Buralardan ev tutmam lazım ama mahalle ortamı olmasın diyorum. Stüdyo daire diyorum. Ya napıcan rezidansı, sürekli taksi mi tutacaksın diyor. Ulaşımı zormuş. Hem bak yeğenim Fehmi de emlakçıdır, onu arayacağım şimdi. Sen konuş diyor. Abi dur diyorum. Sallıyor direksiyonu. Durduğumuzda bakarsın numarasına. Yok yok ben şimdi hallediyorum diyor. Nasıldır buraları diye soruyorum. Sefaköy yolun bi tarafında, Yenibosna bi tarafında diyor. Yenibosna‘da anadolu insanı vardır diyor. Karmadır. Sefaköy daha moderindir. Moderin. Daha nezihtir. Nasıldır insanı diyorum. Şaşırmış gibi bana bakıyor. Ben Sefaköy‘de oturuyorum, ben nasılsam onlar da öyle diyor. Alınma abicim. Alınmasana.

Sonunda numarayı bulup arıyor Fehmi‘yi. Fehmi nabıyon nasıl gidiyor işler diyor. Fehmi bir şeyler anlatıyor. Bak bir müşterim var ev tutacak, sana veriyorum diyor. Yeni buralarda, pilot pilot kendisi diyor. Düzeltmiyorum. Bi an pilot tipi mi var lan yoksa bende diyorum. Yok canım. O senin gözlerinin güzelliği taksici abicim.

Buraları atlasam iyi olacak. Yazı silindi zaten. Neyse özet geçiyorum. 

Evrakları sağ salim teslim ettim. Hayırlı olsun dediler. İlgilenen bir kız vardı. Çok güzel bakıyordu. Topalladığını fark ettim. Yüzünde, sesinde neşe.

Yenibosna‘dan metroya dönmem epey zaman aldı. Kirazlı durağından bindim. Çingene güzeli karşıma oturdu. Göğüsleri hoştu. Uyukladı yol boyunca. Sürekli istemsiz kasılmalar. Başı düşüp durdu. Yanımda ve karşımda oturan iki arkadaşla birlikte gülümsemeden edemedik. Onlar kalkınca, başını kenara dayadı kız. Çantası eski püsküydü. Yenikapı‘da uyandırdım. Komikçe gülümsedi.

Pendik Gar durağına varana dek ayakta gittim. Başım boynumdan düştü düşecek. Dik duramıyorum. Üstüne kitap okudum biraz. Kız karakteri sevmedim. Mari. Çok bilmişleri sevmem.

İndiğimde artık istediğim tek şey üzerinde yürüdüğüm kaldırıma uzanmaktı boylu boyuna. Cami gördüm garın yanında. İçeri girip uzansam tepki çeker mi dedim. Ayıp olur hiç yoktan. Hem uyursam uyanamam ve 19:35‘teki biletim yanar. Neyse dedim.

Bari bir şeyler yiyeyim dedim. Daha bir buçuk saat var. Yolculukta gene dengem şaşar mı diye diye kendimi ikna ettim. Civardaki bir börekçiye gidip atıştırmalıklarla karnımı doyurdum. Üstüne kahveciden beyaz ve kakaolu dondurma aldım. Geçtim sıraya. Bilet sırasına.

Bizimkilere aldırmıştım bileti. Yönüne dikkat edin dedim. Ters gitmeyeyim. Bilememişler. Ters koltukta oturdum. Bir saat kadar takıldıktan sonra uyudum. Varana dek. Yanımda kimse yoktu, onun rahatlığı da olabilir. İnince başladım yürümeye. Gaza geldim. Sonra da eve.

Ve günü de burada bitireyim artık ha. Merak edenlere de, suydu galiba o, ekranda izi kalmadı. Geçti.

Teşekkürler zahmet edip okuyanlara. Bi öpücüğünüzü alırım artık.


*Belki bu tarihte doğan bir çocuk, yaş kemale erip internette gezintiye çıktığında, bu yazıya rastlar da, az biraz varoluşçu anlamsızlığı tadar için, bu başlık.

Zamanın ıssızlığında dolanıp durmak, yanılmak

Parmak uçlarım aşınmış diye huysuzlanıyorum. Çok ayıp. Ulan duvarlar bile ayıramıyor iki odayı, derz dolgusu gevşemiş çözülmüş. Aralarından zaman akıyor.

Sonsuzluğu hep zamansal algılıyoruz. Neden acaba. Uzantı. Zamanın sıkıp boğmasına öyle kafayı takmışız ki, sonsuzluğun da bir olasılık olduğunu bilinçaltına yamayıp, kendimizden uzaklaştırabildikçe prim yapıyoruz.¹ Ya bir saniye de, sonsuzluk nedir, bitmemek nedir, bitmesi düşünülememek nedir, çevirmeli telefonda numaranın bir türlü düşmemesi nedir, biri bana açıklasın lütfen. Lütfen.

§

Neyse biz sana dönelim. Hadi kapa gözlerini.

Desert at night - Photography by +Waleed Aljuraish www.waleedp.com #saudiarabia #desert #milkyway

“Çölde gece” 1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com

Sonsuzluk denince, sen kaparsın ya hani gözlerini. Uçsuz bucaksız madde var önünde. Uzayın ayakla basılabilir olduğunu bil. Elle tutulamayan ama ayakla basılabilen.

Bence işleyen zihin, sonsuzluğu sınırlamak için yetenekli bir araç. Kullanmasını bilmesen bile, otomatik pilota alıp, adına yaşamak diyebiliyorsun. Yürümekle asla bitiremediğin bir çölü düşle. Ortasına atılmışsın gibi değil, öncesi olurdu o vakit. Ve görebildiğin kadarına hakimsin sayalım. Ötesinin ihtimali içini ürpertiyor. Hemen kabaca bir hesap yapıyorsun. Ömrünü vakfetmen gerekecek bu gidişle. Güneşler doğacak ve tabanların acıyacak, güneşler batacak yüreğin acıyacak. Dairesel değil.

Oysa sen atılmamış olsaydın. Atılan bir kum tanesi olsaydı, onun sonsuzluğu uzamsal olurdu. Ama senin yalnızca zamanın sırtında bir hükmün varmış gibi yapmaların yok mu…

Var.² Arala gözlerini. Bağışla kendini. Bağışla beni. Dudaklarını uzat.

desert-at-night-photography-by-waleed-aljuraish-www-waleedp-com-saudiarabia-desert-milkyway-e1500210177561.jpg

1/2, Waleed Aljuraish http://www.waleedp.com


¹ “Sonsuzluk” kavramının fantezi öğesi haline getirilmesinin eleştirisi.

² Fantezileştirmenin gerçeklikten uzaklaştırarak mahkumiyeti devamlı kılmaya yaraması da gözardı edilemez. Zihin kaçışına izin aramaktadır.


 

Rüzgar bizi taşıyacak.

Yarım yamalak da olsa çeviriler için1 ve 2.

Geleceğinle konuşmak: Yıllar öncesinden atılan mektubu okumak

Geçen arkadaş aradı. Sabah e-mail almış. Birkaç sene öncesinden https://www.futureme.org/ adresli, gelecekteki bir tarihte ulaşmak üzere e-mail hazırlayabildiğin site aracılığıyla gelmiş mail. “Ulan hiçbir hayali gerçekleştirememişim. Ne iş var ne başka bir şey.” dedi. Güldüm. Başkasından duyunca gülünç oluyor. Bir yandan kendi beklentilerini kendi karşılayamayan, veya her daim bu riski içinde barındıran varlıklar olmamız canımı sıktı. Öte yandan, evet, gelecekte aniden sayfaya düşecek bir mail insanın değişik dakikalar yaşamasına sebep olabilir. Elbette içeriğe dair hafızasında çağrışım yoksa.

ft1

Girdim çubuğa adresi. Basit bir site. 2000’lerin web sitelerine benziyor. Her şeye bu kadar geç kalmak üzmüyor değil.
Mottosu “Gelecekteki kendine mektup yaz.”
Karşına üzerinde “Sevgili gelecekteki kendim,” yazılı bir form çıkıyor. Mektubu buraya yazıyorsun. Üstünde de bugünün tarihi.

Geçtim başına. Aklıma ilk olarak 30. yaş günüm geldi. O yaşları görebileceksek, bu matrak bir sürpriz olurdu. Artık saat dilimi ayarına göre değişecektir, fakat gün içinde eline ulaşacak ve sen 7 yıl öncesinden kim bilir neler yolladın. Kendine.

2004-2007 seneleri arasındaki yurtdışı yaşantımın izlerini okumak için koca mavi kapaklı defteri açtığımda, sanki başkasının anılarını okuyordum. Acemi İngilizcesiyle, okulda ve evde olup bitenleri yazmışım. Ne üslubu tanıyabildim, ne bakış açımı. Bambaşkaydı.

Dönüşüm dediğin, yıllara yayılsa da, sanki o günbegün hiçbir değişime uğramıyor gibi hissettiren, garip bir olgu. Bundan 7 yıl geçecek. Koskaca 7 yıl. 20’lerin başındaki ben, olacak 30 yaş krizi denilen fırtınanın içine dalan ben. Ürpertici.

Orjinalliği bozmamak adına, “Dear Future me,” girişini korudum. Altına geçip 30 yaşındaki kendimle merhabalaştım. Peki ben kendime nasıl hitap edeceğim? Saygıyı önemsediğimi bilmeyen yok, üstüne kuralların cazibesini kırmak konusunda da inatçıyım. Fakat gene de ben, 30 yaşındaki bir insana, ben olmayan birine sesleneceğim. 50 ya da 70 yıl arayla, bir grup insana uygulanan kişilik envanterinde, sonuçların tamamen değiştiğini, karakterin süreğen olmaktan uzak, geçici bir yapılanma olduğunu bulduklarını okuduğumda, işte benzer bir duygulanıma kapılmıştım. O sen değilsin, diyorum kendime.

hands cave

M.Ö.: 11,000 – 7,500. “Buradayız, biz de yaşadık. Dünyadan bizden öncekiler kadar yer edemeden geçtik. İşte ellerimiz, rüzgarda savrulan yaşamımızın kanıtı olsun.” der gibi.

Peki o kim? 

O geriye döndüğünde bu mektup yazma anını bile hatırlamaması ihtimal dahilinde olan, kim bilir nelerle çevrelenmiş, insanlardan bir insan olacak.

Ve ona o yaşta, şu anki kafamla hangi vasıf ve özelliklerle donanmış olmak istediğime dayalı bir çerçeveyle yaklaştım. Örneğin, belki de 2 yıllık evli olacaktı ve henüz çocuk yapmamış olmamalılardı. Evet. Çünkü evliliğin iki yıllık ilk dönemi, hazırlık öğrencisi olmak gibi bir şey.

Birçok alana değindim, giyim kuşamından psikolojik durumuna, iş yaşamından mal varlıklarına kadar. Onu tasarladım aslında. Zihnimde oturttuğum sandalyede nasıl gördüysem öyle.

Yalnızca aramızda kıymeti olan, fakat herkesin çok kolay anladığını sanabileceği dileklerle bitirdim mektubu. Dostum dedim. Bunu zaten diyorum. Şimdi bile.

Fotoğraf da ekleyebiliyorduk fakat gerek duymadım. Teknolojiye ayak uydurur ve sağ çıkar bu hengamede herhalde internetteki albümlerimiz, öyle değil mi?


Yaşam nedir. Hafıza nedir. Benlik nedir. Geçen bu kavramlara dair bir şeyler söyleyecektim blogda yayınlamak için. Sonra fark ettim ki, çözemediğin meselelerde susmak en iyisi. Ve karşıma tam da düğümü pekiştiren bir kapı çıkınca, o kapıdan girip kendim bakmanın daha uygun olacağını düşündüm.

Bu kadar. Gelecekteki ben, bu blog yazısını da anımsayacak mısın?


Edip Cansever. Türkçenin en güzel şiirlerini yazan o beş şairden biri. Ve sözü biraz da ona bırakmak istiyorum.

Bir Mektup Atanın

Bir mektup atanın o mektubu attıktan
sonraki şaşkınlığı
İzlemekse bir bakıma
Yol aldığını mektubunun
Bakar dururum ben de ardından.
Sana söylüyorum yalnız
O ben ki her türlü bakışların tarihini
Öğrendim gözlerini hiç değiştirmeyen bir kaptandan.


ft2Geleceğini şaşırtmak isteyen ilgililer için:

1. Formu doldurun. “To:” boşluğuna mail’in gitmesini istediğiniz e-posta adresini yazın. Gelecekte de kullanacağınıza emin olduğunuz bir adres olsun.
2. İsterseniz fotoğraf ekleyin.
3. “Make this letter Public/Private” kısmı mektubu sitede yayınlamak isteyip istemediğinizle ilgili. Private’ta kalsın, size özel kalsın istiyorsanız.
4. Site ücretli değil. Kafa karıştırıcı bir sayfa çıkacak karşınıza, fakat orda dilersen bağış yap diyor. Atlayın onu. 
5. Sistem e-mail’i onaylamanızı isteyecek. Girdiğiniz mail adresine anında düşecek olan mail’de linke tıklayın, gerekli bilgileri girin. Tamamdır. Artık gitti o mektup.
6. Vatana millete hayırlı olsun.

Ama imlemeden geçemeyeceğim. Yaşam nedir? En çok, bir deneyimdir.

Aynanın karşısında uyuyakalmışsın gibi gene, ve iki vesika

O’na

Tırmanırken ittim onu. Yukarıya daha kolay çıksın istedim. Merdivenleri aklına getir, dedim. Anlamadı. Ayağı kaydı sonra. Üstüm başım tamamen toz toprak oldu. Eve gidince banyodan çıkmak yok yarım saat. İnsan kendi sağlığını gözetmeli. Ona da söyledim. Evde duştan sonra ara beni, dedim. Sen de haber verecek misin, diye sordu. Muziplik yapıyor. Sana ne kızım, dedim. Tekrar etme beni. Güldü.

Neden sürekli hapşırdığımı soruyor. Bahar nezlesi diyorum. Yavrum ne baharı, Ağustos bitmek üzere, diyor. Gülüyor pis pis. Sen önüne dön de tırmanmana bak, diyorum. Bu saate kalmamalıydık. Dere kenarında gereksiz uzunca ara verdik. Gerçi serin sularda baldırlarını yıkayışına şahit olmak için yeniden giderim oraya. Buz gibi suu, diye çağırıyor. Kıkır kıkır gülmese ayakkabılarımı çıkarıp girecektim suya. Çok inatçıymışım. Yüzümü yıkamam yeterli iması veriyorum. Somurtmamaya çalışarak. Çürük onca elma arasından, en diri ve parlağının nazını da çekemeyeceksem ne anlamı var. Sepetteki eriklere uzanıyor. Kayanın üzerine koymuştuk. Mataraların yanına. Daldırıyor suya. Gacır gucur ediyor elinde, ovuşturunca. Yakala!, diyerek fırlatıyor bir tane. Mor. Mayhoş mürdüm erik. Acaba nasıl olurdu diye düşünüyorum, zaten güzel badem gözleri kahverengi olmasaydı. Hiç lens takıp takmadığını soruyorum. Ben senin o bildiğin kızlardan değilim, dese daha iyi. Manyakmışım.

Bileğinden tutuyorum. Ellerim ıslak ve tozlu. Vuuh! diyor, pat diye ölüyordum, dimi? Sus, diyorum, sus. Neredeyse sığacak elime. Halatı kavra, diye sesleniyorum. Güzelim. Bu kaçıncı kaybettirmek isteyişin kendini. Savrukluğunun bedeli miyim ben.

Tepeye varınca soracağım hesabını. Ciğerlerim batıyor. Kaburgam sıkıştırıyor herhalde. Hadi oyuklara bas ayağını. Bak az kaldı. Düşlerimi baltalayacaksın daha. Çadıra girip benimle uyuyacaksın. Ne gereği var hayallerin, hoyratça yaşamayacaksan, diyeceksin. Konuyu değiştirip; iyi ki bıraktın sigarayı, diyeceğim. Susturacaksın. Çocukluktu hepsi. O çocukluk olmasaydı bu tatile çıkamazdık, diyeceksin. Ulan ne alakası var. Ama sen duymayacaksın. Sana kıyamam galiba. Duyma bebeğim.

Lütfen acele etme. Ama kaldır artık şu koca poponu başımın üzerinden, diyorum. Ben de sağlam yere basmıyorum. Dayan bebeğim. Gülüp geçmekle kalacağız. Dayan. Hadi son üç beş metre.

Sana söyleyemediklerimle son bulamam.

 O’ndan

“Sen benim Nane Molla’msın” diyorum. Alınıyor. Yüzüme aptal aptal bakıyor. O böyle alınınca yüzü kızaranlardan değil ama bakışları bi garip oluyor. Şöyle ısıra ısıra sevesim geliyor onu. Hem ben naneyi eksik etmem hiç salatadan. Bir tutam mutlaka serperim, parmaklarımla. Bilmiyor işte. Olsun.

Kızarık gözleri var sonra. Ufalmış, beyazı kırmızıya çalan, hassas gözler. Alerjisi varmış. Nasıl alerjiyse, geçmiyor aylarca. Göz altlarında da bir koyuluk. Şöyle belirgin, hani kara toprağı kumsala dökmüşsün ya da daha iyisi, katman katman toprağı eşelemişsin gibi. Hastalıklı da durmuyor bence. Ama eminim o bunu dert ediniyor kendine. Canım benim. Sütlimanım benim. Kesin ona böyle seslenmeme de bozulur. Bozulsun varsın. Acı sütüm, birtanem.

Gerçi çokça da güler bana. Bana bakıp yani. Yüzüme gülmez hiç. Gülümsediği olur, hiçbir şey çıkmaz ağzından. Gevşekleşemeyen bir ciddiyeti var. Bazen fazla geriliyor, kasılıyor, köfte dudaklarını ısırmaktan kanatıyor. Alem çocuk. Beni nasıl güldürdüğünü bilse.

Bir türlü açılamadı ama. Kızamıyorum gene de. Anlıyorum ben. Sığdıramıyor içine. Nasıl bir sevgiyse eğer birine izin verirse, başka kimseye yer kalmıyormuş. O da haklı. Kolay alınmıyor böyle kararlar.

Kimden onay bekliyorsan al artık şunu. Gel iste beni benden. Elimi tombul parmaklarının arasında sık. Ha bir de dağın birine çıkaracakmış beni. Tesis mesis varmış. Arabasız, yürüyecek, biraz da tırmanacakmışız. Bu ayda şelalesi akıyor, dedi. Severmişim. Öyle de, içimde bir huzursuzluk var. Neyse, kıramadım. Belki orda söyleyecek. Gece vakti. Ay hadi artık.

Allah’ım sevgi böyle bir şey mi yoksa?

Keşke benim için de şiirler yazsa. Nane Molla’m, güzel kokulum.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak ne demek?

Önce nesneleri düşün. Neye nesne dediğinden çok -çünkü bunda keyifle tercih söz konusudur- neyin gerçekten nesne olarak seni kuşattığını düşün. Aynaya baktığındaki kendin de bir nesne olacak, bunu da düşün.

Senin işleyen bir zihnin var, senin software aktif, hardware‘den ibaret değilsin. Çevrende de software‘leri kurulu hardware‘ler olsa da, seni ikna edecek kadar soyut değiller, bilinçli değiller.

1

Ve sen tüm bu kalabalığın içindesin. Sağın solun elalemin malıyla dolu. Sağın solun absürt bir intizam içinde ama gene de sen değilsin o. Sen olmayan, her zaman bir benlik olmaktan çıkar.

Meşhur yarasa olmanın nasıl olduğuna dair makalede, filozof sorar, ben bir insan olarak, bir yarasa gözlerinden hayatı deneyimlemek istesem, ne hissederim?

Bunu asla bilemezsin. O yüzden böyle imlersin, kalabalıklar dersin. Çoğullarsın. Uzaklaştırır, ve gene nesneleştirirsin.

2

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, böyle bakarsan, yeni bir şey değil. Ulaşılan değil. Eğer bilinç seviyen nesneler dünyasında takılı kaldıysa, gözlerinin gördükleri seni yanıltmasın. Gördüklerine inan. Yapayalnızsın. 

Seni bilemem dostum, fakat bana bu bilinç seviyesi biraz boğucu gelmeye başladı. Aykırılık cezbedicidir evet, henüz süreklileşmedikçe.

3